31 Ekim 2014 - 16:17
Kanlı Gadir-i Kerbelâ Kıyamı

Kerbela’da İmam Hüseyin’in (a.s.) mübarek nâşı yanında su bulunacağına, maalesef kan toplanıp bir gölet oluşturmuştur. Kerbelâ yanında Fırat Nehri dururken ve bu nehirden su gelmesi gerekirken, Kerbelâ kanla dolmuştur.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Kanlı Gadir-i Kerbelâ Kıyamı şu anlama gelmektedir. Gadir yani gölet, suyun toplandığı yere denilmektedir. Kerbelâ'da İmam Hüseyin (a.s.)'ın mübarek nâşı yanında su bulunacağına, maalesef kan toplanıp bir gölet oluşturmuştur. Kerbelâ yanında Fırat Nehri dururken ve bu nehirden su gelmesi gerekirken, Kerbelâ kanla dolmuştur.

Konumuzun adı, Kanlı Kerbelâ Gölü'dür. Bu, Hüseyn b. Ali’nin (a.s.) kıyamının remzidir. Bilindiği gibi Sakaleyn Hadisi gereğince[1] İtret'in velâyeti[2] Kur'ân ile birliktedir, onunla aynıdır. Bu bağlamda Kur'an'ın re'y ile tefsiri[3] onun tahrifi anlamına geldiği gibi Masumların sîret ve sünnetini re'y ile açıklamaya çalışmak, tahlil etmek de onların ortaya koydukları sünnetlerinin tahrifi anlamına gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in en iyi tefsir metodu Kur'ân'ın Kur'ân ile tefsiri olduğu gibi, Masumların sünnetinin en iyi tefsir metodolojisi de onların sünnetlerinin kendi sünnetleriyle tahlil ve tefsir edilmesidir. Binaen aleyh bir kimse Hz. Emirü'l-Mü'minîn'in şehadetini, Hz. Hüseyn'in kanlı kıyamını, Hz. Muhammed Bâkır ve Hz. Ca'fer-i Sâdık'ın ilmî havzaları tesis edişlerini –Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun- kendi re'yiyle tahlil etmeye kalkışırsa, onların ortaya koydukları sünneti tahrif etmiş olacaktır. On dört Masum'un her birinin ortaya koyduğu sünnetin işleyişini gayet ince tahlil edip izah etmek gerekmektedir.

Tek bir nur olan bu On dört Masum'un -onlara binlerce selam olsun- kelamını, kendi kelamlarını mihenk edinerek anlamaya ve tefsir etmeye çalışmak gerekmektedir. Cevâhir adlı eserin müellifinin latif tabiriyle, bir kimsenin kelamını yine onun kelamıyla açıklamak gerekir. Zâhiren Cevâhir'in yirmi altı veya yirmi yedinci cildinde yazdığına göre ı) Masumlar konuşan tek bir kişi konumundadırlar ıı) bir kimsenin kelamını yine onun kelamıyla tefsir etmek gerekmektedir. Müellifinin latif tabiriyle kelâmu ba'zihim yufesissiru kelâme ba'zihim[4]. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Biz Ehl-i Beyt'in -onlara binlerce selam olsun- sünnetini tefsir etmek istediğimizde, her birinin söz ve fiillerini açıklamak için yine bu On dört Masum'dan birinin söz ve fiillerini kullanabiliriz, kullanmalıyız.

İmam Hüseyin’in (a.s) böyle bir kıyama girişmesinin sırrı, insanlığın Allah yanında çok muhterem olmasından kaynaklanmaktadır. Zât-ı Akdes-i İlâh varlık âlemini yarattı, burayı halifem diyeceği insan için donattı. Bu insanın hidayeti yaratılış hedefi ile uyumlu, insanın dalaleti ise yaratılış hedefi ile zıt düşmektedir. Bu nedenle Allah Teâlâ en iyi sermayeyi insanların hidayeti için harcamıştır. Bu sermaye de nebiler, resûller ve evliyaların gönderilişi ve onlarla semavî suhûf ve semavî kitapların indirilişidir. Zât-ı Akdes-i İlâh bu şekilde insanlığın ilmî cehl ve ilmî cehâletten kurtulsun istemiştir.

Mübarek Zâriyât Sûresi'nin sonunda hilkatin/yaradılışın hedefini; yani mahlûkun, yaratılmışın hedefini -yaratıcının hedefi olarak anlaşılmamalıdır, bu anlayış yanlış olacaktır- ubudiyet olarak belirlenmiştir. “Ve mâ hkalaktu'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn/İnsan ve cinleri ubudiyetten başka bir şey için yaratmadım” buyurmuştur. Mübarek Talâk Sûresi'nin sonunda, on ikinci ayette, hilkatin/yaradılışın hedefini; yani mahlûkun, yaratılmışın hedefini -yaratıcının hedefi olarak değil- ma'rifet olarak gösterilmiştir:

“Allah O yüce yaratıcıdır ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Allah'ın emri ve hükmü bunlar arasında inip durur ki, Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın her şeyi ilmiyle ihâta ettiğini/kuşattığını, O'nun ilmi dışında hiçbir şey olmayacağını bilesiniz.”

Beşerin, Allah'ın ilmine ve kudretine dair marifeti, tevhidî bir marifettir, tevhidî bir marifet olmalıdır. Talâk Sûresi'nin son ayetinde yaratılmışın -yaratıcının değil- hedefi bu şekilde bir marifet olarak tespit edilmiştir.

Bu ayetlerin yol göstericiliğinden anlaşılacağı gibi yaratılışın nedeni ubudiyet ve marifettir. Eğer insanlık bu ubudiyet ve marifetten mahrum kalırsa Subhân Allah, risalet ve/veya velâyet sahibi insanlar ile en iyi vesileyi devreye sokar; böylece beşeriyet, ne ubudiyetten ve ne de marifetten geri kalır. Gerek mübarek Cum'a Sûresi'nde ve gerek diğer bazı sûrelerde peygamberlerin ve özellikle de Hz. Resûl'ün –Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun- kitap ve hikmeti öğretmek için gönderildiği bildirilmiştir.[5] Tüm peygamberlerin gönderiliş hedefi Talak Sûresi'nin sonunda işaret edilen, insanlığın marifete ulaşması ve Zariyat Sûresi'nin sonunda belirtilen ubudiyette bulunmasıdır.

Benzer bir ifadeyi Hz. Emirü'l-Müminîn Nehcu'l-Belâğa'nın ilk hutbesinde, Hz. Resûlullah -Allah'ın selamı binlerce kez üzerlerine olsun- hakkında dile getirmektedir. Bu hutbede Peygamber Efendimiz (s.a.a) vasıtasıyla Allah'ın insanları dalaletten kurtardığı ve cehaletten çıkardığı belirtilmiştir. Buna göre; peygamberlerin gönderilişindeki hikmet, insanlığı dalaletten hidayete sevk ederek onları mühtedi; cehaletten ilme götürüp insanları âlim kılmaktır. Başka bir ifadeyle enbiya, hem ilmî cehli ve hem de amelî cehaleti ortadan kaldırmaya gayret etmişler, bunun için gönderilmişlerdir. Bunun içindir ki, peygamberlerin gönderilişi insanlığın doğru yolda (sırâtu'l-mustakîm) hareket etmesini sağlamaya yöneliktir. Böylece beşeriyet, hedeflerinden biri olan ubudiyete erişecek ve diğer bir hedef olan marifeti de keşfedecektir. Bu şekilde de Allah'ın keremine mazhar olup O'nun halifesi (halîfetullâh) olacaktır. İnsan bu yol üzere seyredip her iki hedefi gerçekleştirdiğinde tüm varlık âlemi de hedefine ulaşmış olacaktır; hedefi olan ve bu hedefe ulaşacak olan Yüce Yaratıcı olmayacaktır. Zât-ı Akdes-i İlâh bundan çok ama çok yücedir.

Bu durumda söylenmesi gereken âlemin kendi hedefine ulaşacağı, insanın kendi hedefini tanıyacağı şeklinde bir betimleme olmalıdır. Zira Allah için, yaratılmışlarda söz konusu olduğu gibi bir hedef söz konusu değildir. Hedef nâkıs varlıklar için, yani yaratılmışlar/mahlûkât için söz konusudur. Oysa Zât-ı Akdes-i İlâh mutlak anlamda el-Ğanî'dir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de de bu mesele izah edilmiştir:

“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah'a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere lâyık olan ise ancak Allah'tır.”[6]

[1] Resûlullah (s.a.a)'in ümmeti arasında istinat edecekleri ve etrafında toplanacakları bir esas bırakmadan gitmesi düşünülemez. Zira o âlemlere rahmet olarak meb'us olmuş ve kendisinden sonra ümmetinin ihtilafa düşmemesini ve hayırlı bir ümmet olmasını istiyordu. Muhaddisler mütevatir senetlerle naklettikleri hadiste Resûlullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu naklediyorlar. “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz. Onlar Allah'ın Kitabı ve benim itretim Ehl-i Beyt'imdir. Bu ikisi, Kevser Havuzu üzerinde bana tekrar dönünceye kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın görün benden sonra onlara nasıl davranacaksınız?”

Hadisin zikredildiği bazı Ehl-i Sünnet kaynakları şunlardır:

1- Sahih-i Müslim, Kitab-u Fezail-i Ali ibn-i Ebi Talib, c. 7, s. 122.

2- Sahih-i Tirmizi, c. 5, s. 328.

3- İmam Nesai'nin yazdığı "EI Hasais", s. 21.

4- Müsned-i İmam Ahmed ibn-i Hanbel, c. 3, s. 17.

5- Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 109.

6- Kenz'ül Ümmal, c. 1, s. 154.

7- İbn-i Sa'din yazdığı "Et Tabakat'uI Kubra", c. 2, s. 194.

8- İbn-i Esir'in yazdığı "Camiu'l Usul" c. 1, s. 187.

9- Suyuti'nin yazdığı "Camiu's Sağir" c. l, s. 353.

10- Haysemi'nin yazdığı "Mecmau'z Zevaid", c. 9, s. 163.

11- Nebehani'nin yazdığı "Feth'ul Kebir", c. 1, s. 451.

12- İbn-i Esir'in yazdığı "Üsd'ul Gabe Fi Ma'rifet's Sahabe”, c. 2, s. 12

13- Tarih-i ibn-i Asakir, c. 5, s. 436.

14- Tefsir-i ibn-i Kesir, c. 4, s. 113.

[2] Dört ana kaynağa yani Kur'ân'a, sünnete, akla ve icmaa dayanarak Masumların velayet hakkına sahip oldukları ispatlanabilir. Şia âlimlerinin bu konuda görüş birliğine sahip olduklarında hiçbir kuşku yoktur. Bunu diğer mezhep alimleri de kabul etmektedirler. Aklî (rasyaonel) delile gelince, bazıları “lütuf delili”ni toplumun yönetimini bizzat Peygamberin veya masum bir imamın üstlenmesi gerektiğini ispatlamak için yeterli bilmişlerdir. Ancak bazı alimler “hikmet delili”ne dayanarak bunu ispatlamaya çalışmışlardır. Kur'ân'da birçok ayet peygamberin yöneticilik ve velayet yetkisine sahip olduğunu bildirmektedir. Bu ayetlerin ifade yönünden en açık olanı şu ayettir: “Kuşkusuz Peygamber, müminlere onların kendilerinden daha evla, daha yetkilidir.” Masumların velayet ve yönetim hakkına sahip olduklarına dair hadisler de pek fazladır. Bu hadislerden biri İmam Sadık (a.s)'ın “Gerçekten sadece sizin veliniz Allah, Resûlu ve iman eden .... kimselerdir.” ayetiyle ilgili şu sözüdür: “Bu ayet şunu ifade ediyor: Sizin hakkınızda kendinizden daha yetkili olan işleriniz, kendiniz, ve mallarınızda tasarrufta sizden daha öncelikli olan Allah, Peygamberi ve iman eden kişiler yani Ali ve kıyamete kadar onun evlatlarıdır.”

[3] Tefsir-i bi-reyin anlamı şudur: Şahıs, masumlar tarafından yapılmış tefsirlere, ayetler bağlamında nakledilen hadislere ve aynı konuyla alakalı olan diğer ayetlere (âm-hâs, mutlak-mukayyet, nasih-mensuh) teveccüh etmeksizin veya tefsir ilmine (veya tefsir ilmiyle irtibatı olan diğer ilimlere) vâkıf olmaksızın sadece kendi zihninde tasarlamış olduğu öncülerle Kur'an ayetlerini tefsir ve tahlil ederek sadece kendi inançlarını Kur'ana dayatmak için yapılan tefsirdir. Bir kimsenin herhangi bir şey hakkında fikri olabilir. Bu kimse kendi maksat ve hedefini doğru göstermek gayesiyle Kur'ân-ı Kerîm'i delil göstermeye çalışıp, onu kendi heva, hevesi ve re'yiyle tefsir ve te'vil ederse kelimeleri yerinden oynatmış olacaktır. Bazı ilimlerin Kur'ân'la irtibatı öyle bir şekildedir ki, onlar olmaksızın Kur'ân ayetlerini tefsir ve tahlil etmek imkansızdır. Sarf ilmi, nahiv ilmi, meani, beyan lügat vb. ilimler gibi. Dolayısıyla müfessir olan bir kimse Kur'ân'ın daha iyi anlaşılması için etkili olan ilimlerde uzman olmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de “âm-has, mutlak-mukayyet, nâsih-mensûh” gibi konular söz konusudur. Bunları dakik bir şekilde anlamak Kur'ân ayetlerine vâkıf olmak gerekmektedir. Mutlaka, âm'a veya mensûh'a (nesih edilmiş) göre hüküm verilmesinden sakınmalı. Bu nedenledir ki İmamlar (a.s.) Kur'ân'ın en iyi müfessirleridir. Zira bütün bunlara kâmil bir şekilde vâkıf olan kimseler onlardır. Hatta onlar (a.s.) Kur'an'ın hakikati ve Konuşan Kur'ân (Kur'an-ı Nâtık)dırlar. Diğer taraftan bilinmelidir ki, tefsir-i bi-re'yin (kendi yorumunca tefsir yapmak) yasaklanması, bir anlam daralması meydana getirdiği şeklinde değerlendirmemelidir. Zira Kur'ân'da, tefekkürün yapılmamasının kendisi Allah tarafından emredilmiştir. Allah Teâlâ Kur'ân'ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: “Hâlâ Kur'ân'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı”. (Nisâ Sûresi: 82) Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede müşriklerin delalete ve sapıklığa gitmelerinin nedenini Kur'ân üzerinde düşünüp tedebbür etmediklerine bağlıyor.

[4] Onların bir kısmının kelamı diğer bir kısmının kelamını tefsir eder.

[5] Cum'a Sûresi: 2. “O, ümmiler içinde kendilerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”

[6] Fâtır Sûresi: 15. 

Kaynak: Abdullah Cevadî Amulî, Kanlı Gadir-i Kerbelâ, çev. Hasan Hüseyin Güneş, İstanbul, 2013, Önsöz Yay., s. 13-24.

Ekler